17 Ekim 2011 Pazartesi

Dünya Eskrim Şampiyonası 1. Gün

İtalya'da Catania'da yapılan 2011 Dünya Eskrim Şampiyonası için Dağhan Irak'ın ricası üzerine tr.eurosport.com'a haber yazdım. Hayatımda ilk defa olduğu için pek heyecanlıydı bence. Üstelik sitede imzalı yayınlanınca çokca mutlu bile oldum. Eurosport arşivinde varlar ama gene de ben kendim için buraya da koyacağım hepsini...

1.Gün-http://tr.eurosport.com/eskrim/ev-sahibi-altinla-basladi_sto2986298/story.shtml


ESKRİMDE İLK ALTIN MADALYALAR EV SAHİBİNE
İtalya’nın Catania kentinde düzenlenen Dünya Eskrim Şampiyonası’nda ilk madalyalar sahiplerini buldu.

Kadınlar Flörede Valentina Vezzali ferdide 6. toplamda 11. Dünya Şampiyonluğunu vatandaşı ve 2010 Dünya Şampiyonu Elisa De Francisca’yı 14-7 yenerek kazandı. Çeyrek finalde Fransız Corinne Matrijean karşısında son 2 dakikasına 11-5 geride girdiği maçı uzatma periyodunda 12-11 kazanarak ufak çaplı bir mucizeye imza atan Vezzali, yarı finalde kendisinden 20 yaş genç, 1994 doğumlu Amerikalı genç yetenek Lee Kiefer’i fazla zorlanmadan 15-10’la geçti. Kiefer 2011’de Yıldızlar ve Gençler Dünya Şampiyonalarında kazandığı 2 gümüş madalyanın yanına Büyükler Dünya üçüncülüğünü eklemiş oldu. Diğer yarı finalde Di Francisca’ya karşı, son dakikasına 8-7 önde girmesine rağmen, 14-8 kaybeden Güney Koreli Hyun Hee Nam, 2010’dan sonra bir kez daha bronz madalyayla yetinmek zorunda kaldı.

Erkekler Kılıç’ta ise 2004 Atina Olimpyatları’nın altın madalyalı ismi İtalyan Aldo Montano yıllardır ulaşmaya çalıştığı Dünya Şampiyonluğuna finalde Alman Nicolas Limbach’ı 15-13 geçerek ulaştı.  Aynı adı taşıdığı dedesi ve babası Olimpiyatlarda Erkekler Kılıçta takım yarışmalarında madalya kazanmış olan Montano, ailesinin 100 yıldır kazanmaya çalıştığı Dünya Şampiyonluğunu kazanmış oldu. Limbach ise 2009’da Antalya’da kazandığı şampiyonluktan sonra üst üste 2. kez gümüş madalyayla yetinmek zorunda kaldı. Üçüncülüğü 1998 Dünya Şampiyonu, 39 yaşındaki İtalyan Luigi Tarantino ve 2008’de yine Catania’da gençler Dünya Şampiyonu olmuş Güney Koreli Bon Gil Gu paylaştı.
Pazar günü gruplardan çıkarak ilk 64 eskrimci arasına giren Türk Milli Takımı sporcularından Çağlayan Nehir Fırat, ilk eleme turunda Dünya Şampiyonu Montano’ya 15-6  yenilirken, İbrahim Ahmet Ant ise Dünya Klasmanının 9 numarası Rus Nikolay Kovalev’e, baştan sona önde götürdüğü maçta, 15-14 kaybetti.
Şampiyonada Çarşamba günü Erkekler Epe ve Kadınlar Kılıçta madalyalar sahiplerini bulacak. Türk Milli takımından İryna Ayşe Kravchuk piste çıkacak. 

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Oscar'ın Bacakları / İki Ucu Boklu Karbon Fiber Değnek*

Konuya girmeden ufak bilgiler vereyim Güney Afrikalı ampute atlet Oscar Pistorius'un Daegu 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda yarışmasına izin verildi. İki bacağı da diz altından kesilmiş olan Oscar, karbon fiber bacaklarla koşuyor ve 400 metredeki derecesiyle hem Dünya Şampiyonası hem de 2012 Londra Olimpiyatları için A barajını geçmiş durumda. İlk olarak 2008 Pekin Olimpiyatlarına başvurusu reddedilmişti. CAS'a başvuran Oscar, karbon fiber bacakların haksız avantaj sağladığına dair kanıt bulunmaması nedeniyle davayı kazandı ve 2011de yarışma hakkını aldı.


Buraya kadar her şey güzel. Engelli bir insan sporla kendini ispatlamaya çalışırken sağlıklı insanlarla aynı koşullarda yarışıyor. Pek çok insanı hayattan soğutabilecek bir durumdayken azim ve hayata tutunma örneği gösteriyor Oscar. Paralimpik sporun özünü özetleyen bir insan.

Ancak konuyu CAS'a kadar götüren sıkıntılar hala ortada durmakta. Oscar'ın performansının ne kadarı yeni bacaklarının kalitesiyle ilgili? Usein Bolt'un performansını artırmak için kendisini ve kaslarını geliştirmesi gerekirken, Oscar'ın performansı bilim insanlarının çabalarıyla artabilir mi? Bilimin spora desteği her alanda çok yoğun. Ancak yüzmede dünya rekorlarının altüst olmasının sorumlusu olarak görülen PU mayoların yasaklandığı ortamda karbon fiber bacak teknolojisindeki gelişmeler haksız rekabet olarak görülmeyecek mi?

Karbon fiber değneğimizin ucuna da bu noktada geliyoruz. Oscar'ın tam bacaklı sporcularla yarışmasını yasaklarsak onu ve onun gibi sporcuları bir çeşit "ötekileştirme"ye maruz bırakmış olmaz mıyız? Peki izin verirsek teknolojik gelişimle birlikte haksız rekabet noktasının çok da uzak olmadığı gerçeğini göz ardı etmiş olmaz mıyız? Diyelim orta yol bulduk ve bu karbon fiber bacaklara standartlar/kısıtlamalar getirdik o zaman da sporcuların gelişimini de kısıtlamış olmaz mıyız?

Bu sorulara cevap vermekte bile zorlanıyorum. Ancak sanırım en doğru çözüm bu bacakların teknik özelliklerine bir standart getirip o şekilde yarışmalarını sağlamak olacak. Sırıkla yüksek atlamada nasıl ki sırıkların özellikleri boy aralıkları belli onun gibi bir standardizasyon.

Bu arada Oscar'ın bacakları konusuna tamamen bilimsel bir bakış açısına da buradan ulaşabiliriz. Haksız rekabet sonucuna götürebilecek veriler yok değil...

Ben gene de Daegu2011'de Oscar'ı keyif ve gururla izleyeceğim. Olur da madalya alırsa işte o zaman ortalık şenlenir iyice...



* Başlık konu üzerinde Twitter muhabbetleri sırasında Sarper Günsal tarafından kullanılmış bir benzetmedir. Tarafımdan yüzsüzce araklanmıştır

22 Temmuz 2011 Cuma

"Çok akıllı çocuk ama çalışmıyo"

Başlıktaki cümleyi hakkedecek bir genç olmuştur eminim herkesin hayatında. Kafası ortalama üstü çalışan ve bunun farkında olan gençlerin, ortalama altı çabayla diğerlerine yetişebildiğini farketmesi de uzun sürmez çünkü. (Bu çocuklardan iyi mühendis olur bak, mühendisliğin özü budur zaten: en ekonomik şekilde minimum gereksinimleri karşılamak. Fazlası müşteriyi şımartmaya daha fazlasını istemeye yönlendirir. Konumuzda müşteri ebeveyndir ve bi kere şımartıldı mı geri dönüşü yoktur. Daha azı başarısızlıktır)

Şimdi efenim bu girizgahı nereye bağlayacağım... Twitter'dan takip edenler anlamışlardır bu aralar tek derdim Tour de France (TdF) hatta açık konuşmak gerekirse Andy Schleck. Sezon arasında en keyif aldığı şeyin abisi ya da babasıyla balık tutmak olduğunu açıkladığından beri "yetenekli çocuk, çalışsa çok iyi yerlere gelir ama balık tutarak olmaz" damgası yedi. 2011 sezonunun başında hedefini TdF olarak koydu ve öncesinde çok az yarıştı. Onlarda da rekabetçi olmadı. Bütün sezondaki başarıları Liege-Bastogne-Liege'de 3.lük (ki orada aslında abisine yarışı kazandırma hedefi vardı, son sprintte Gilbert'e geçildiler ailecek) ve Tur öncesi son hazırlık yarışı İsviçre Turunda dağların kralı olmasıydı. 

Tur başladı bizim oğlan abisiyle birlikte belki de pelotonun en iyi takımının korumasındaydılar. Takım zamana karşı etabında sadece Fabian "Spartacus" Cancellara'nın tekerinde kalmayı başararak zaman farkı yemediler. Bol kazalı Tur'un kazalardan en az etkilenen takım liderleri oldular. Büyük rakipleri kazalarda yolun tıkanmasıyla zaman kaybederken onlar hep önlerdeydiler, hep korundular.

Konumuz bisiklet ya, örneklerimiz de bisiklet üzerinden verelim... İlk bisiklete binmeyi babam öğretmişti. Diğer babalar nasıl yapar bilmiyorum ama benim babam düşmeyim diye arkadan bisikleti tutarmış. Ama bunu bana çaktırmadan yapardı özgüvenim kırılmasın diye. Ama bisiklete binmek düşmeden öğrenilmez. Hayat da bisiklete binmek gibidir derler, pedal çevirmeyi bırakırsan düşersin. Ama düşmeden, o acıyı çekmeden pedala basma konusunda çok da istekli olmazsın. (Ebeveynlere/adaylarına not: bırakın çocuklar hasarın az olduğu yerlerde düşsünler. hiç düşmemiş çocuk düşmekten korkmaz)

Andy düşmedi mi peki? Düştü TdF2010da zinciri attı ilk olarak. Etap sonunda Contador'un sarı mayoyu giyişine ağlamaklı gözlerle bakarken söyledi artık kendisiyle özdeşleşen cümlesini "My stomach is full of anger, and I want to take my revenge." (Midem öfkeyle dolu ve intikam almak istiyorum)... Turun sonuna kadar herkes bu sözlerin karşılığının yola yansımasını ve Andy'nin Contador'a çılgınca atak yapmasını bekledi. Biz beklerken Contador Paris'te sarı mayosunu giymiş, Andy ise 2. kere beyaz mayosuyla yanındaki yerini almıştı. İlk homurdanmalar orda çıktı. Hani intikam alınacaktı yoksa Andy tahmin ettiğimiz kadar büyük değil miydi?


2010 sezonunun sonunda yukarda bahsettiğim açıklaması geldi Andy'den. Hayatta en çok keyif aldığı şeyin abisi ya da babasıyla balığa çıkmak olduğunu anlattı. Tepkileri üzerine çekmeye başlamıştı artık. Tembel damgasını yemişti. Yetenekli ama tembeldi artık o. Yeteneğini çöpe atanlardandı. 

Bu damgayla başladı TdF2011e büyük favori Contador Giro'yu süpürüp gelmişti. Tırmanışlarda sadece 2 kişi kendisine yaklaşabilmişti. Zaten onlar da eski arkadaşlarıydı ve büyük ihtimalle Contador onları geçme gereği duymayıp eşlik etmişti yanlarında. İstese giderdi. Andy ise tembeldi. Eksiklerini kapatmaya çalışmak yerine balık tutmuştu. Bütün sezon yarışmak yerine de Tur'a hazırlanmıştı, en azından öyle söylüyordu. Pirenelere kadar takımı onu iyi korudu ama Contador'un takımı o kadar iyi ve/veya tecrübeli değildi, koruyamadı. Pirenelerde ise beklenen atakların hiçbiri olmadı ve Frank'ın kazandığı 20 saniye dışında favoriler arasındaki farklar değişmedi. 

Ne olduysa Salı günü oldu. Col de Manse çıkışında Contador atak yaptı. Schleck biraderler takip edemedi. inişte ise Cadel-Contador-S.Sanchez üçlüsü risk aldılar inişte. Sonuçta Frank 18 saniye kaybetmişken Andy'nin kaybı 1dakikanın üstündeydi. Ben bile çok kızmıştım. Turu geçtim Andy'den umudu kesmiştim. Genelin derdi inişini geliştirememesiyken benim kızdığım nokta yokuşta fark yemesiydi. inişte ise farkı açanlar arasında abisi ve Basso (bile) vardı. Ertesi gün gene inişle biten etap vardı. Cadel gene atak yapar, farkı açar Alplerde ise bırakmaz bizimkilerin peşini alır Turu demeye başlamıştım. Bir Beşiktaşlı olarak sportif hayal kırıklığı yaşamaya ve bunları hazmetmeye epeyce alışkınım. Ama bunu hazmetmekte çok zorlandım. Yayının tekrarını izleyemedim sinirden.

Çarşamba gününe umutsuz başladım. Gene zaman kaybı olacaktı nasılsa... Beklenen oldu Pramartino çıkışında ataklar oldu, biraderler cevap verdi. İnişte atak geldi Contador-Sanchez kardeşlerden ve farkı 24 saniyeye kadar çıkardılar. Ne olduysa ondan sonra oldu. Etap sonunda finişe metreler kala ekrana gelen görüntü ağzımın yayılmasına, umutlanmama neden oldu. Schlecklerin de içinde olduğu grup Contadora düzlükte yetişmişti. Ama esas haber değeri taşıyan bilgi bu ekibi en önde Andy arkasında abisinin çekiyor olmasıydı. Düzlükte kapanmıştı fark. Çalışmadığı, eksiklerini kapatmadığı söylenen tembel çocuk yoksa bilinenin aksine zamana karşı becerilerini mi geliştirmişti?

Ve bu yazının yazılmasına neden olan etap. Dünkü kraliçe etap... 3 tane kategorize edilemeyen tırmanış içeren 200kmlik etap... Atak bekleniyordu ama son tırmanışa saklanması bekleniyordu. Peloton temposuz 2. tırmanışı (Izoard) yaparken Andy önce abisine ıslık çaldı hemen arkasından atağa kalktı. Finişe daha 60 km vardı kimse ciddiye almadı (ben bile). Tırmanışı bitirdi, inişe geçti. Fark kapanır derken önceden öne gönderilmiş Monfort yavaşladı ve Andyi karşıladı. çok büyük bir hızla inerlerken yoldakileri de toplarladılar. İniş bittiğinde fark 4 dakika ekip 6 kişiydi. Fark şimdi kapanır birazdan kapanır derken son 10kmye 4 dakika üzerinde farkla geldik. O noktada Cadel çalışmaya başladı. Etap sonunda Andy yalnız başına öndeydi ve işin en keyifli yanı daha 10 km olsa çıkarım ifadesi vardı tırmanışta. 


Bu zafer bize cevabı/hediyesi oldu Andy'nin... Biz kim miyiz? Biz Salı günü ondan ümidi kesenleriz. Biz onu tembellikle suçlayanlarız. Biz Turun başından beri Leoparlar ve Andy'nin Turu kazanmasını isteyenleriz. 

Ama en önemlisi biz yıllardır zeki ama tembel olmakla itham edilenleriz. Ve biz herkesten iyi biliyoruz ki yumurta kapıya dayandığında, doğru şekillerde motive olduğumuzda herkesten iyisini yaparız. Ama diğer zamanlarda gerekenden fazlasını beklemeyin bizden

7 Temmuz 2011 Perşembe

Eskrim Nedir - Kısa Bir Özet

Canım BBC 2011 Avrupa Eskrim Şampiyonası (13-19 Temmuz Sheffield) öncesi İngiliz Şampiyonu Avrupa üçüncüsü Richard Kruse'ye eskrimi sormuş o da gayet güzel bir özet geçmiş...

Epeé dediği bizde epe olarak geçer. Sabre kılıç Foil ise flöre...

Sonda geçen terimlerin Türkçelerini de vereyim
Thrust: dürtüş, lunge: hamle
Parat-ripost bizde de aynen kullanılan savunma (parat) ve karşı atak (ripost) hareketleridir.



Ben ODTÜ'lüyüm - I Brain ODTÜ

Mezun olunan okul üzerinden şövenizm/ayrımcılık yapılmasına her zaman karşıyımdır. Ancak okulumun bir geleneği, bir kültürü olduğu da bir gerçek. Yıllardır savunduğum üzere ODTÜ mezunlarının en büyük eksiği özgüven. Aşağıdaki filmi bunu değiştirmek için atılan ilk adım olarak görüyorum. Mezun olmadan önce bütün ODTÜlülere bu inancın aşılması ümidiyle.

Ben ODTÜlüyüm, Ben Dünya'yı değiştirebilirim...


1 Temmuz 2011 Cuma

Temmuz Ayı Tur Ayı

Yıllar önce sorulduğunda "Abi bi golf izlemem bi de bisiklet, ne o öyle saatlerce, çok sıkıcı" derdim. Sonra bir hafta sonu evde can sıkıntısıyla Eurosport izlerken gene karşılaştım bisiklete binen bir sürü adamla. O zamanlar kablolu yayında Türkçesi yok, İngilizler konuşuyor. Sean Kelly mikrofonda... Bütün bisikletçileri anlatıyor, ekranda görünenin seceresini sayıyor. Takıldım ki ne takılma. Sprint etabıydı (ki o gün bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordum) ama kaçaklar (escapee diyordu Sean amca) finişe yakın yakalanmıştı. Ben yakalanamasınlar istemiştim hatta (meseleyi öğrendikten sonra da sprint etaplarında yakalanmasınlar isterim hala).

Sonra bir gün dağlık etaba denk geldim. İşte işin heyecanını esas o zaman anladım. Benim bisikleti geçtim arabayla tırmanmaya üşeneceğim eğimlerde amcalar birbirlerini geçmeye çalışıyorlardı. Birkaç yıl sadece Temmuzda ilgilenir oldum bisiklet sporuyla, sonra Eurosport'un Türkçe yayınlarını dinlemeye başladım. Spiker (ki sonraları adının Caner Eler olduğunu öğrendim) Sean abisinden hiç altta kalmadan yarışçılardan bisikletlere, geçilen kasabalardan Fransa tarihine kadar merak edeceğiniz (aslında çoğunu merak bile etmeyi aklınızdan geçirmeyeceğiniz) her şey hakkında detaylı bilgi vermekteydi. Bağımlısı oldum. Hele yanında (konuşmalarından yaşça büyük olduğu anlaşılan) "geçen sene bilmemne etabında ordaydım" diyerek ağız sulandırırcasına anlatan Sarper Günsal olduğunda oluşan sohbet ortamına denk geldikçe maille (sonraları twitter tacizleriyle) katılma gereği hissettim.

Bütün bu süreçler sonucu (yazarken farkettiğim üzere) 7-8 yıldır bildiğin bisiklet izleyicisi olmuşum. Arada (tarafsız spor izlenmez kuralı gereği) Jan Ullrich, Andreas Klöden, Alejandro Valverde, Andy-Frank Schleck biraderler gibi hastası olduğum bisikletçiler olmuş. Hatta oturduğum yerden taktikler ve yarışçılar hakkında ahkam keser olmuşum.

Nedir benim bu kadar ilgimi çeken şeyler peki... Birincisi mevzunun insanlar arasında olmaktan çok doğaya karşı olması. (Yağmurlu havada Paris-Rubaix izleyince o bisikletlerin üstündeki yüzlerce adama hayran olmamak mümkün değil) İkincisi yarışçıların birbirlerine olan saygısı. Kaçışta dağın başında (kelimenin tam anlamıyla dağın başında) başbaşa olanlar üzerlerindeki formanın rengi ne olursa olsun yardımlaşır, suları, yiyecekleri paylaşır. Biri düşerse ya da sorun yaşarsa diğeri bekler. Beklemezse (isim vermeyeceğim anladınız siz kimden bahsettiğimi) rakipleri ve izleyicilerce ayıplanır (hatta bir sonraki sene tanıtım töreninde yuhlanabilir (tamam direk onunla ilgisi olmayabilir ama yazar burda ajitasyon yapma ihtiyacı hissetti)).

Üçüncü faktöre ayrı paragraf gerekir. Takım olgusu. Bir yarışta takımlar 6-9 kişiden oluşur. Ve aslında bu takımdakilerden sadece biri (istisna durumlarda ikisi, Radioshack durumunda üçü-dördü) yarışı kazanma hedefiyle başlar. Büyük turlarda ise aralarda etap kazanma hedefiyle gün geçirse de takımın çoğu (ki onlara domestik denir) "lider"ine Turu kazandırmak için oradadır. Bunun için onu rüzgardan korur, peloton (hani şu yüzlerce bisikletçinin bir arada oluşturduğu yapı) en arkasına gidip suyunu taşır, liderin bisikleti bozulursa kendi bisikletini ona verir ve başka bir bisiklet gelmesini bekler. (Aklıma Batuhan Karadeniz geldi. Ne güzel domestiklik yapar değil mi?) 

Bu kadar boş laftan sonra biraz da Fransa Bisiklet Turu 2011'e (bundan sonra TdF11 olarak geçecektir). Şimdi boş laflarıma devam etmeden önce Sarper Günsal'ın (adı yukarda geçen Sarper Günsal evet) konuyla ilgili 2 yazısına alalım sizi şurdan ve burdan.


Şahsi favorim Andy Schleck. TdF10'da zincir kahpelik yapmasa belki de 25inde Tur'u kazandı diyecektik. Zincir vakasından sonra zamana karşıdaki (ki bundan sonra ITT (shaub-lorenz değil Individual Time Trial) ya da TTT (Team Time Trial) olarak anılacaktır) farkla kazandı Tur'u Contador. Bu sene ise 2010'a göre bazı avantajları var. Birincisi domestikleri, çoğu süper domestik sayılabilecek, hangisi etap alsa şaşırmayacağım 8 adamla geliyor Andycan. 2010da Turun başında sakatlanıp yarışı bırakan abisi yanında olacak. Zincir vakası gibi bir durumda abisi gider döver bu sefer. Andynin adamları demişken (ki bazı kaynaklar onlara Leopard-Trek takımı da diyor) Cancellara demeden duramadım. TT'de Dünya Şampiyonu Spartaküs lakaplı Cancellara. Bu alanda son zamanların en iyisi (Andycan bu heriften 3-5 numara kapsan şimdi senden en büyük favori diye bahsederlerdi) ama tek özelliği bu değil. Bahar klasiklerinde de çok iyi. Çok dağlık olmayan etaplarda (ilk haftanın bazı etapları mesela) Gilbert ve Boonenla birlikte etap kovalarsa sevinirim. 







Andy dışında turu kazanırsa sevineceğim diğer adam Andreas Klöden. Jan Ullrich bıraktıktan sonra onun şanssızlığını yenip büyük tur kazanmasını bekliyordum ama o da olmadı. Bu sene Radyo'nun 4 atlısı (bundan sonra bu tanımı görmek istemiyorum) yani Leipheimer-Horner-Brajkovic -Klöden olarak katılıyorlar. Denilen o ki ilk dağda kim iyiyse sonrasında takım ona çalışacakmış. Yaşlı başlı adamlar öyle diyorsa öyledir. 



Şu noktaya kadar okuyanlara ufak bir hatırlatma 02 Temmuz Cumartesi 13:00 itibariyle başlıyoruz efenim TdF'a. Mikrofonda Tur rehberimiz Caner Eler eşliğinde Eurosportta... 

29 Haziran 2011 Çarşamba

Kadınlar Dünya Kupası 2011 - Brezilyalı Fenomen Marta

Bir futbolcu 5 sene üst üste en iyi seçiliyorsa artık o "en" iyidir... Brezilya ile 2 olimpiyat 1 de dünya kupası gümüşü olan Marta bu sefer ilk dünya kupasına taşıyabilecek mi takımını?



Marta bu kez kupayı istiyor EurosportTurkiye

Kaynak: Eurosport.com Türkiye - http://tr.eurosport.com